İngiliz romantik dönem şairi John Keats acaba gerçekten mezarlıktan cesetleri mi çalıyordu? 19. yüzyıl şairinin iki yüz sene önce -1819 yılında- yazdığı kasideleri de dahil, en sevilen eserlerinden bazılarına detaylıca baktığımızda, şairin zihninin; mezarlık toprağının verdiği hisler, yakılan ölülerin kalıntıları ve kişinin kendi ölümlüğünün endişeli bir şekilde bilincinde olması gibi konularla oldukça meşgul olduğu ortaya çıkıyor. Sanki şair tehlikeli, karanlık ve rahatsız edici bir şeyleri şifreli bir şekilde itiraf ediyormuş gibi.

Kederli Bir Ölümün Öngörüsü 

Keats’in ölüme olan hayranlığı bilinmeyen bir şey değil. Şiirlerinin her yerinde ölüm, bir hayranlık nesnesi olarak kullanılıyor. Ode to a Nightingale (Bülbüle Ağıt) şiirinde akıllara kazınırcasına ölüme “sevgi dolu isimlerle” nazikçe fısıldıyor. “Huzur verici ölüme yarı aşık” olduğunu itiraf ediyor. “Şimdi her zamankinden daha fazla değerli görüyorum ölmeyi” diyor Keats, “gece yarısında acı çekmeden gidivermeyi”. 

John Keats (1795-1821), Keats urn, Wikimedia Commons

Dahası, şiirlerinde, ölüleri defnetmenin maddeselliğine yaptığı yinelenen göndermeler genellikle şairin 25 yaşındaki zamansız ölümünün kederli bir öngörüsü olarak değerlendiriliyor. John Keats, ölülerin külleri için yapılmış bir vazonun üstündeki motifleri betimlediği meşhur Ode on a Grecian Urn şiirini yazdığında henüz 23 yaşındaydı ve veremden mustaripti. İki sene sonra, 1821’in şubat ayında ise bu acı dolu hastalığa yenik düşerek yaşamını yitirecekti. Tabi ki okuyucuların bu bilgiyi şairin şiirde kullandığı neşeli ve haraketli anlatımdan ayırt etmeleri zor olabilir.  

Guy’s Hospital, 1815. CC BY 4.0

Peki ya Keats’in ölüme ve mezarlıklara olan düşkünlüğü, sadece kendi yaklaşan ölümünün beklentisinden dolayı değilse? Ya bu hayranlık aslında mezarlıkları kazması ve karıştırmasındaki yakın tecrübelerinden kaynaklanıyorsa? Ya Keats şahsen tıp okulları için yasadışı olarak ceset temin etme gibi bir işe girdiyse? Bu onu, hayatını ve sıra dışı edebi mirasını algılama şeklimizi nasıl değiştirirdi? 

Cerrahi Beceriler

John Keats, 1897 yılının cadılar bayramında, üç çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak dünyaya geldi. 7 yıllık bir eğitimin ardından, 1810 yılında, çıraklık yapmak için cerrah ve eczacı olan Thomas Hammond’ın yanına gitti. Aynı sene annesi, o yıllarda göğüs hastalığı olarak da bilinen veremden vefat etti. Verem daha sonra bir “aile hastalığı” olacak ve kardeşleri Tom ve George’un da yaşamını yitirmesine sebep olacaktı. Keats, Hammond ile beş yıllık bir eğitimden sonra, Guy’s Hastanesi’ne tıp öğrencisi olarak girdi. Burada, prestijli bir pozisyon olan asistan doktorluğa hızlıca terfi etti. Bu terfi ona, tecrübeli cerrahlardan çokça şey öğrenebileceği ameliyathanelerde bulunma ve gözlem yapma imkânı verdi.  

Tüm anlatılanlara bakılırsa, Keats’in seçkin bir tıp kariyeri elde etmesi oldukça kolay olmuştu. Şairin, tıp mesleğinin görece daha az saygıdeğer olan karanlık tarafı olan mezar soyguncularıyla içli dışlı olması da muhtemelen bu zamanlara denk gelmişti. Tıp okullarındaki eğitmenler, dersler ve deneyler için sürekli yeni kadavraya ihtiyaç duyuyorlardı. Bu ürkütücü işi ise “ölüleri dirilten adam” adını verdikleri kişiler yapıyordu. Bu kişiler ölüleri gömülmelerinden hemen saatler sonra mezarlarından çıkarıyor ve gizli saklı bir şekilde cerrahlara satıyorlardı.  

Kasaba Çetesi

Tıp öğrencilerinin deneyimli ceset hırsızlarına yardım etmesi kayıtlardaki en eski mezar soygunculuğu olaylarına kadar uzanıyor. Mesela, 1319 yılında Bolonya’da dört tıp öğrencisinin asılmış bir suçluyu mezardan çıkarıp incelerken yakalandıkları dava gibi. Keats’in zamanında da doktorlar ve ceset hırsızları arasında bir samimiyet olduğu su götürmez bir gerçek. Keats’in öğrencilik zamanlarında Guy’s Hastanesi’nde ve bitişiğindeki St Thomas Tıp Okulu’nda eğitimi sürdürmek için normalden daha fazla yardıma ve cesede ihtiyaç duyulduğu düşünülüyor. Mesela 1816 yılında -Keats’in tam da asistan doktorluğa terfi ettiği zaman- “Kasaba Çetesi” adıyla bilinen baş belası bir grup, St Thomas okulundaki öğretmenler ceset başına biraz daha fazla para vermeyi kabul edene kadar bu hastanelere getirilen cesetlere ambargo koymuştu. Kasaba Çetesini eskiden Guy’s Hastanesinde çalışan bir hademe kurmuştu. Ayrıca Londra’nın en meşhur ceset hırsızlarından oluşuyordu. 

Kasaba Çetesi’nin St Thomas okulundaki öğrencilerin ve çalışanların başına bela olduğunu sene, John Keats, kendi sınıf arkadaşları da dahil dönemindeki birçok öğrencinin kaldığı çetin sınavlardan başarıyla geçmişti. Temmuz ayında ise doktorluk ehliyetini almıştı. Kariyerinde her şey yolunda gitmesine rağmen Keats, aralık ayında garip ve beklenmedik bir şekilde doktorluğu bıraktı ve sadece şiir yazmayı seçti.  

Keats’in mesleğini bırakması, öğrencilik yıllarında yaptığı borçlardan dolayı etrafındakiler tarafından aptalca olarak karşılanmıştı. Yalnızca şiir yazmak için doktorluğu bıraktığını düşünmek her ne kadar kulağa romantik gelse de Keats’in uzun süre peşinden koştuğu ve emek verdiği kariyerini bırakmasının başka sebepleri de olabilir.  

Mezardaki Sıcak El

Doktorluktan şairliğe geçişinden iki buçuk sene sonra John Keats The Fall of Hyperion (“Hyperion’un Düşüşü”) adlı epik şiiri üzerinde çalışmaya başladı. Keats şiirine okuyuculara takılarak başlıyor ve okumak üzere oldukları eserin ya becerikli bir şairin tasavvuru ya da bir delinin atıp tutmaları olduğunu söylüyor. Gerçeğin ise sadece ölümünden sonra ortaya çıkacağını dile getiriyor. Ancak üzerine konuştuğumuz bu çarpıcı ve garip iddiayı destekleyen şey şairinin burada kullandığı dil.  

“Şimdi anlatacağım düş 

Bir şairin mi yoksa bir delinin mi ortaya çıkacak  

Bu karalayan sıcak elim mezardayken.” 

Keats’in tüm varlığını çiziktiren bir ele sıkıştırması (“karalayan”) yeterince göze çarpıyor ancak mezarında hala kıpır kıpır ve canlı olan bu uzvun (“sıcak elim”) suretini çağırmak özellikle rahatsız edici ve “ölü dirilten adamların” gizli işlerinin bir hatırlatıcısı sanki.  

Panorama

Keats aynı vakitler Ode on Indolence (“Miskinliğe Ağıt”) adlı başka bir şiir yazmaya daha girişti. Şiir, anlatıcısının gölgelere benzettiği üç figürün gidiş ve gelişleri etrafında dönüyor. Anlatıcı bu gölgeleri ölülerin küllerinin konulduğu, diğer tarafını görmek için döndürdüğümüz, mermer bir vazonun üzerindeki figürlere benzetiyor. Keats’in betimlemelerindeki merak uyandırıcı tavır ise figürlerin bir zaman sonra tekrar gelmelerine şaşırması. Dahası sanki geleceklerini görmemesi. Ancak anlatıcının, etrafında dönen bir vazonun önünde durduğunu düşünelim. Vazo döndükçe dış bükey yüzeyinden dolayı kenardan yaklaşan figürleri görmesi lazım. Figürlerin onu gafil avlamasının tek bir sebebi var. Bu da aslında anlatıcının vazonun içinde olması, bu yüzden figürlere vazonun iç bükey yüzeyinden bakması. Böylece figürler vazonun her bir devrinde ona sinsice yaklaşabiliyordu.  

Keats, Nisan 1819’da bu şiiri üzerinde çalışırken, Leicester Meydanı’ndaki ilginç bir gösteriyi ziyaret etmişti. Bu, Panorama diye bilinen mekanizmasıyla ünlü olan Henry Aston Barker’ın yaptığı silindir şeklindeki bir resimdi. Norveç takımadalarındaki buz kaplı bir kıyıyı betimliyordu. Bu mekanizma, ziyaretçilerin döner bir resmin tam ortasında durmalarına izin veriyordu. Tam da Keats’in Ode on Indolence şiirindeki figürlerin hareketini betimlemesi gibi. Ancak Keats’in şiirinde ima ettiği şey bir tablonun anlatıcıyı çerçevelemesi değil. Onun yerine ölülerin küllerinin konulduğu bir vazonun içindeydi. Bu yüzden de yakılan kişinin külleri ile iç içeydi.  

(Oryantalist Resimler ve Klişe Doğu Fantezisi)

Tomb Raider –mezar yağmacısı- 

John Keats, hızlıca kötüleşen durumu hafifler belki diye daha sıcak bir iklim arayışıyla Roma’ya gitti. 21 Şubat 1821’de ise burada hayatını kaybetti. Tam olarak ne zaman veya hangi proje için yazdığı bilinmese de son şiir karalamaları arasındaki ufak bir parça şairin aklının son ana kadar ölüler ve dirilerle meşgul olduğunu gösteriyor. Ayrıca bize hepimizin birer ölümlü ve bir gün ölmeye mahkûm olduğunu hatırlatıyor.  

“Şimdi sıcak ve azimlice kavrayabilen

Bu canlı el, eğer soğuk olsaydı 

Mezarın buz gibi sessizliğinde, 

Gece gündüz senin rüyalarına dadanırdı 

Sen kendi kalbindeki kanın kurumasını dileyene kadar. 

Böylece kan tekrar benim damarlarımda akar, 

Ve senin vicdanın sakinleşir -işte bak burada- 

Sana uzatıyorum.” 

Ölü bir elle güreşen bu zihin gerçekten çaresizce vicdanının sakinleşmesini istiyor mu bilmemiz imkânsız. Ama şairinin hayranlarının yapabileceği en iyi şey “kazıp kurcalamaya” devam etmek.