Soren Kierkegaard, kaygının, nesnesi olmayan ruhsal bir durum olduğunu söyler. Çünkü korkunun nesnesi bellidir ve hatta bu nesneyi ortadan kaldırabiliriz. Ancak kaygının nesnesinin olmaması bizde huzursuzluk yaratır. Bu yüzden sürekli düşüncelere dalar ve belirsizlik hissinden kurtulma amacıyla kararlar alma ihtiyacı duyarız. Kaygı bizi seçimler yapmaya ve onların sonuçlarıyla yüzleşmeye iter. Bu yüzden kaygı belki de insanı özgürleştirir diyebiliriz. İyi bir kaygı filminin ise engelleri aşıp algıları değiştirebilecek güce sahip olması gerekir. Biz de izleyiciyi kara kara düşündüren, tedirgin edici ve öfkeli yedi filmi sizler için derledik. 

Hiroshima Sevgilim (Hiroshima Mon Amour, Alain Resnais, 1959) 

Alain Renais hafızamızın yıkıcı etkilerini ve oyunlarını beyaz perdeye aktarmadaki en usta isimlerden bir tanesi. Yönetmenlik kariyerinin ilk klasiklerinden Hiroshima Sevgilim, isimsiz bir Fransız-Japon çiftin geçmişteki kısa ilişkilerinin yansımasının izlerini sürer. Çiftin kederli sohbetleri kişisel ve politik konular arasında kesintisiz bir şekilde ilerler. O sıralarda Hiroshima’ya atılan atom bombasının yarattığı acıları gözler önüne serilmektedir. “Senle tanıştım. Seni hatırlıyorum. Sen kimsin? Beni yok ediyorsun. Bana iyi geliyorsun.” Çift bu sözlerle insanı hem durmaya zorlayan hem de harekete geçiren tereddüt hissini bir nevi özetler.  

(Fransız Kültürü Dünyaya Bakış Açımızı Nasıl Değiştirdi?)

Gece (La Notte, Michelangelo Antonioni, 1961) 

Antonioni’nin mutsuz bir evli çiftin hayatından bir güne odaklandığı bu toplumsal gözleminde aşk ana temadır. Ancak gariptir ki, aşkın odak noktası olduğu bu filmde, yönetmen romantik ilişkilerin gereksiz detaylarını acımasızca eleştirir. Marcello Mastroianni ve Jeanne Moreau’nun canlandırdığı bu zengin ve sıkıcı çift, bir partide sadakatsizliğe doğru yavaşça sürüklenirler. Fakat çiftimiz hem kendilerine hem de birbirilerine karşı yitirdikleri saygıyla yüzleşmek zorunda kalırlar. En kötüsüyse, birbirilerini önemsemenin de ötesinde, birbirilerine karşı nefret, öfke veya şehvet göstermeye cesaret edememeleridir. İçselleştirilmiş kaygı, en umutsuz ve çaresiz haliyle karşımıza çıkar.  

Etki Altında Bir Kadın (A Woman Under the Influence, John Cassavetes, 1974) 

(C: Criterion Collection)

Etki Altında Bir Kadın’da yetenekli aktris Gena Rowlands(aynı zamanda John Cassavetes’in eşi), adeta herkese oyunculuk dersi veriyor. Zira filmin hafızalardan silinmeyen baş kahramanı Mabel’in değişken ruh halini büyük bir ustalıkla canlandırıyor. Filmde, belki de beyaz perdede bugüne kadar gösterilen en hassas ruhsal bozukluk tasvirlerinden birini seyrediyoruz. Öncelikle Mabel, bireyselliğini kaybetmiş bir anne ve eş olarak karşımıza çıkar. Ev ve aile içinde kısılıp kalmış kadınlar üzerindeki baskı gözler önüne serilmektedir. Cassavetes, kendi istekleri ve çevresindekilerin istekleri arasında sıkışan bir kadını ve iki zıt kutup arasında denge sağlayabilmek için verilen kaygı dolu mücadeleyi dikkat çekici bir şekilde resmeder.  

Yedinci Kıta (The Seventh Continent, Michael Haneke, 1989) 

Kaygı ve gerilim dolu filmlerden oluşan bir liste, seyirciyi rahatsız etmeye yönelik çektiği tehditkâr filmlerle ün yapmış Michael Haneke olmadan eksik olurdu. Yönetmen genellikle şiddet olaylarını beyaz perdede direkt göstermek yerine ima etmeyi seçiyor. Ancak bize evlerimizde bile asla güvende olmadığımızı yeterince hissettirmeyi başarıyor. İlk filmi olan Yedinci Kıta’da da, modern bir orta sınıf aileden, kasvetli bir sona kadar bütün klasikleşmiş Haneke kinayeleri, arzuladığımız her şeyi tepetaklak ederek karşımıza çıkıyor.  

Çıplak (Naked, Mike Leigh, 1994) 

Britanya’daki hayatın görünmeyen iç karartıcı yüzüne değinen Mike Leigh ise bu listede atlanmaması gereken diğer bir isim. Filmin trajikomik ana kahramanı Johnny, dinleyecek biri olduğu sürece sürekli anlatacak bir şeyleri olan ve oradan oraya sürüklenen biridir. Evrimden tutun da dünyanın şu anki durumuna kadar her konuda söyleyecek bir şeyi vardır. Ayrıca kaygı ve öfke ile dolu olduğunu da görürüz. Johnny ağırbaşlı bir şekilde yıkıma sürüklenirken, aynı zamanda tüm çıplaklığıyla bir doğu Londra portresi izleriz.  

Köpekdişi (Dogtooth, Yorgos Lanthimos, 2009) 

Filmde, kontrolcü bir babayla, iki kızı ve oğlunun hikayesini izliyoruz. Hikayenin de bize soğukkanlılıkla gösterdiği gibi tutsaklık her zaman fiziksel kısıtlamalar gerektirmez. Yunan aile görünürde orta sınıf bir evde sıradan bir hayat yaşamaktadır. Ama ailenin yetişkin çocuklarının evin sınırları dışına çıkmalarına izin yoktur. Çocuklara onun yerine kedilerin korkulacak vahşi canavarlar olduğu söylenir. Ufak tefek şeyler karşılığında cinsel ayrıcalıklar gösterilebileceği gibi dünyaya karşı çarpık bir bakış açısı öğretilir. Köpekdişi aslında öğrendiğimiz ve idame ettirdiğimiz inanç sistemlerini sorguluyor. Bize sırasıyla gerçeküstü, kara komik ve rahatsız edici bir hikâye anlatıyor.  

The Work, Gethin Aldous and Jairus McLeary, 2017

(C: Dogwoof)

Farklı bir tür klostrofobinin ekrana geldiği The Work, Folsom hapishanesinde neredeyse yalnızca tek bir odada çekilen sıra dışı bir belgesel. Dört gün boyunca suçlular hapishane dışından kişilerle bir araya geldikleri özgün bir grup terapisine katılırlar. Böylece birlikte, derinlerdeki kaygı ve geçmiş travmaların üstesinden gelmek için eski yaşanmışlıkların detaylarına inerler. Bunun sonucunda yaşanan duygusal patlamalar, öfke ve acıma duygusunun geçmişe ve geleceğe nasıl da sıkı sıkıya tutunduğunu gözler önüne sermektedir. Zorlayıcı ve yenileyici bir kefaret anında ortaya çıkan, kaygı ve öfke yüklü bir film.