Medea (veya Grekçe Medeia); efsanelerde, mitolojik öykülerde ve tragedyalarda çok sık karşımıza çıkar. Peki tam olarak kim bu Karadenizli kadın? Çok derin bir nefes alıp, soruları sizin için şöyle bir sıralayalım: Çocuklarını öldüren katil bir anne mi; aldatılıp dışlanan bir kadın mı; halk tarafından mağdur edilmiş bir kraliçe mi; hayırsız bir evlat mı; kutsal bir tanrıça mı yoksa kötü kalpli bir cadı mı? Bence bu soruları, Medea’nın trajik öyküsünü kısaca anlattıktan sonra size tekrar soralım. Böylece kararı da size bırakmış olalım.

Medea kimdir?

Medea (Medeia) Güneş soyundan gelmedir. Onu özel kılan unsurlardan belki de en önemlisi budur. Aslında bir tanrıçadır fakat Kirke gibi Medea da tanrıçayken, patriarkanın yeniden
yorumladığı mitlerde bir ‘cadıya’ dönüştürülmüştür. Kaynaklarda biraz farklılık gösterse de ailesinden bahsetmekte büyük fayda var.

Kolkhis (haritada koyu yeşil alan, sonrasında Lazların yaşayacağı bugünkü Doğu Karadeniz) kralı Aietes’in kızı, Tanrı Helios’un (Güneş’in) torunu, Tanrıça Hekate ve Kirke’nin yakın akrabası, Altın Post’u arayan kahraman İason’un ise karısıdır.



Bilindiği gibi büyükbabası olan Tanrı Helios bir titandır ve Güneşin ta kendisidir. Dünyanın gözü sayılır ve her şeyi gördüğüne inanılır. Yine halası olan Kirke de önemli ve güçlü bir büyücü tanrıçadır. Özellikle doğaya hakim ve şekil değiştirme konusunda uzmandır. Ve son olarak kuzeni Hekate, tılsım, büyü ve karanlık âlemlerle ilişkilendirilen büyük bir tanrıçadır. Büyü ve tılsım sanatını icat eden kişi olduğuna inanılır. Ayrıca cadılıkla da ilişkilidir.

Büyüsü ve sınırları

Medea’nın yukarıda bahsettiğimiz karakterlerden gelme genetik mirası, hikayelerinde önemli bir yer tutan büyücü özelliğinin oluşmasına neden olmuştur.


Büyü gücü, tılsımlardan çok bitkiler ve ilaçlar üzerinedir. Bu konudaki yetkinliği ile insanları korur, iyileştirir ya da isterse öldürür. Ayrica büyü dışında işaretleri ve kehanetleri yorumlayabilme kabiliyetine de sahiptir. Fakat sahip olduğu bu güçlerin de belli sınırları vardır. Örneğin tanrılara ya da benzeri büyük güçlere etki edemez.
Fakat bunların yansıtılması yazardan yazara ve dönemden döneme değişiklik göstermiştir. Örneğin Euripides Medea’nın güçlerini daha arka planda tutmuş; Seneca ise bu güçlere daha çok odaklanmıştır.

Medea’nın öyküsü, Aşkı İason ve Uğradığı İhanet

Aslında Medea’nın bu hikayesi oldukça uzun, ayrıntılı ve çok çeşitli bir yapıdadır. Hepsini derleyip aşağıda sizin için olabildiğince özetleyerek anlattık.
Medea, görevi gereği Kolkhis’e gelen İason (Jason)’a, kutsal altın postu alıp ülkesine dönebilmesi ve hakkı olan tacı olabilmesi için büyüleriyle yardım etmiş; aşkı uğruna prensesi olduğu ülkesine ve kral olan babasına ihanet edip onlarla birlikte kaçmış; kaçarken kendi kardeşini parçalara ayırarak öldürmüş; kardeşinin parçalarını ise kendilerini takip eden babasının önüne serpmiş; kahrolan babası ise parçaları toplamak için peşlerini bırakmak zorunda kalmıştır. Bu şekilde İason’u ve mürettebatını, babası kral Aietes’in elinden kurtarmıştır.

Karadeniz’den Kıta Yunanistan’a

Medea, İolkos’a ( İason’un Kıta Yunanistan’da bulunan krallığına) varıp sözünde durmayan İason’un üvey amcası Pelias’ı da alt etmek için yine büyülerini kullanmış, Pelias’ı yine Pelias’ın kızlarına öldürtmüştür.

Böylece eşi İason tahta geçebilmiş ve 10 yıl hükmetmiştir. Sonrasında Pelias’ın oğlu isyan etmiş, İason ve Medea’yı kovmuştur.

Medea böylece eşi İason ile birlikte Korinthos’a gitmek zorunda kalmıştır. Korinthos’ta yaşamaya başlamışlar ve burada 2 cocuk sahibi olmuşlardır. Fakat isler tabii ki bu şekilde ‘yolunda’ gitmemiştir.

İason (Jason)

Korinthos’da dışlama

Korinthos kralı olan Kreon, kızı Glauke’yi kahraman İason ile evlendirmeye karar vererek, Medea’yı şehirden kovmuştur. İhanete uğrayan, dışlanan ve ötekileştirilen Medea ise gitmek için bir gün izin isteyerek intikam planını işlemeye başlamıştır.

Büyülü bir zehre buladığı elbiseyi, mücevherlerle birlikte çocukları aracılığıyla kocasının yeni eşi olacak olan Glauke’ye göndermiştir. Giysiyi giyen ve mücevherleri takan Glauke ise birden yanmaya başlamıştır. Kızına yardım etmeye çalışan Kral Kreon da dahil diri diri yanarak can vermişlerdir. Hatta alevler giderek büyüyüp bütün sarayı yakmıştır.

Bu sırada çocuklarıyla birlikte olan Medea, belki cinnetinden, belki eşi İason’a olan intikam hırsından belki de halk tarafından eziyet görmelerini önlemek amacıyla çocuklarını kendi elleriyle öldürmüştür. Kocası İason’un bulundukları yere gelmesinin ardından, Medea atası Helios’un arabasının gelmesi üzerine, ona binerek oradan uzaklaşmıştır.
Hikayesi burada bitmez, Atina’da devam eder. Buradan da başka olaylar neticesinde bir kez daha sürgüne gider. Ve bazı anlatılarda, en sonunda Medea’nın günümüzdeki İran çevresine yerleşip Medlerin atası haline geldiğine inanılır.

Dilden dile değişen hikayesi

Aslında tragedya yazarı Euripides’ten önceki geleneksel anlatım biçiminde (yani daha eski bir versiyonunda), Medea gördüğü ihanet ve dışlanma neticesinde çocuklarını arkasında bırakarak kaçmak zorunda kalmıştır, Korinthoslu halk da çocukları taşlayarak öldürmüştür. Yani daha eski kaynaklara baktığımızda, Medea çocuk katili bir anne değildir, aksine yardım sever, ölümsüz olduğu halde bir ölümlüyle evli olan tanrıça formundadır.
Ancak Medea’nın hikayesi; özellikle Euripides ve ardılı yazarlar tarafından büyücülüğünün yanı sıra, çocuk katili bir anne olarak işlenmiştir. Euripides, Medea’yı bu biçimde öyle güçlü bir dille işlemiştir ki, bugün psikolojide Medea Sendromu diye bir olgu bile vardır.
Çünkü Medea aslında bir tanrıçayken giderek değişen ve ataerkilleşen antik dünyada şekil değiştirmiş ve ‘çocuk katili bir cadıya’ dönüştürülmüştür.


Kaldı ki Yunan mitolojisinde çocuklarını, annesini, babasını ya da kardeşini öldüren pek çok karakter vardır. Örneğin Herakles, ettiği sayısız tecavüzle ya da öldürdüğü çocuklarıyla değil, kahramanlıklarıyla ve Olimpos’a çıkışı ile bilinir. Ancak Medea denince ilk akla gelen, ne Altın Post ne İason için yaptıkları ne de halka ettiği yardımlardır. Euripides’in tragedyasıyla birlikte Medea’nın işlediği evlat katli, kahramanlıklarını ve zekâsını tamamen gölgede bırakmıştır.
Bu artık yüzyılları aşan bir ‘kızıl damga’dır.