Günümüzde tiyatro ile müziğin en çok iç içe geçtiği yer hiç şüphesiz operadır. 17. Yüzyılda İtalya’da doğmuş olan opera, bugün Batı olarak adlandırdığımız kültür birliğinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Opera aslında bir kelebek etkisidir. Çünkü opera sadece İtalya ile sınırlı kalmamıştır. Ayrıca Avrupa’da yaşayan birçok halk için vazgeçilmez bir kültür haline gelmiştir. O yüzden opera, bugünkü Batı kültürünün en önemli parçalarındandır.

Opera, kendi varlığını en çok soğuk savaş zamanında hissettirmiştir. Bunun sebebi İkinci Dünya Savaş’ının yıkıcı etkisinden sonra Avrupa’nın hem siyasi hem kültürel açıdan bir varoluş mücadelesi veriyor olmasıdır. Avrupa o yüzden geçmiş tarihi, kültürü ve sanatına hiç olmadığı kadar ihtiyaç duymuştur. O yüzden opera, günümüz Avrupa’sının kültürel birleşmesinde son derece önemli bir rol oynamıştır.

Şimdi gelin hep birlikte bu kültürel birleşmenin erkek mimarlarına bir bakalım.

Luciano Pavarotti (12 Ekim 1935-6 Eylül 2007)

İlk sıraya Pavarotti’yi koymamız aslında kaçınılmaz. Bunun sebebi 20. Yüzyıl opera sanatının en büyük ilk üç sesinden birisidir. Pavarotti için doğuştan operacı diyebiliriz. Çünkü doğum yeri olan Modena aynı zamanda Opera sanatının Floransa’dan sonraki en önemli merkezlerinden birisiydi. Operaya eğitimini ilk olarak babası Fernando Pavarotti’den almıştır. Babasının onun için bir rol model olmasının en önemli sebeplerinden birisi opera söyleyen bir tenör olmasıdır. Normalde öğretmen olması istenilen Pavarotti, babası ile birlikte Galler’e giderek opera adına ilk adımını atmış ve Llangollen uluslararası şarkı söyleme yarışmasında birinci olmuştur. Babasının ardından hocaları olan Arrigo Pola ve Ettore Campogalliani’den almış olduğu eğitim sonucundan 1961 yılında Concorso İnternazionale ödülü kazanmıştır.

Türkiye ve Pavarotti

Kendisi aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihi içinde oldukça önemli bir isimdir. 1963-1964 seneleri arasında Türkiye’de konuk sanatçı olarak bunulan Pavarotti, ilk şöhret basamaklarına tırmandığı operalardan biri olan ‘’La Boheme’’ isimli oyun ile Türk halkının hafızasında yer etti. Ancak Türkiye 1960 sonrası askeri idarenin eline geçmişti. Bu durum Pavarotti için oldukça kabul edilemez bir gerçekti. Çünkü kendisi bir İtalyan olduğu için Mussolini’yi çok iyi hatırlamaktaydı.

Sahneye çıktığı bir gün onu izlemeye gelen kişiler arasında önemli biri bulunmaktaydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin dördüncü Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel. Kendisi Pavarotti’yi çok beğenmiş ve yanına gelmesini istemiştir. Ancak Pavarotti için askeri idareci birisinin ayağına gitmek hakaret olarak kabul edilmiştir. Hatta kendisi şu şekilde bir cümle kurmuştur;

’O bir cuntacı. Bir sanatçı asla ama asla bir cuntacının, diktatörün ayağına gitmez. O benim ayağıma gelsin.’’

İşte bu cümlesi onun Türkiye’de geçirdiği sürenin sonunu getirdi ve kendisinden ülkeyi terk etmesi istendi. Bu tarihten sonra kendisi dünyanın hemen hemen her kıtasında konser verdi. Amerikalılar için ‘’Big Lucio’’, Avrupalılar için ‘’Opera’nın en büyük evladı’’ olarak anılmaya başlanmıştır. Her geçen gün konserleri sayesinde Avrupa’nın Opera’sı dünyanın dört bir yanına yayıldı. Bu sayede Pavarotti yaşayan bir efsaneye dönüştü. Ancak kendisi sıradan birisi olmadığını dünyaya farklı müzik türlerindeki sanatçılar ile gerçekleştirdiği düetleri ile göstermiştir. Jon Bon Jovi, Bryan Adams, James Brown, Andrea Bocelli, Montserrat Caballé, Queen müzik grubunun solisti Freddie Mercury, Barry White, Elton John, George Michael… gibi daha nice isimle birlikte.

Kendisi 2007 yılında aramızdan böbrek yetmezliği sonucunda ayrılmıştır. Ancak üstün yeteneği sayesinde bugün opera denildiği zaman ilk akla gelen isimlerden birisi hiç şüphesiz Pavarotti’dir.

Jussi Björling (5 Şubat 1911-9 Eylül 1960)

Jussi Björling’in opera açısından en büyük özelliklerinden birisi Avrupa genelinde İtalyan olmayan en önemli isimlerin başında gelmesi. İsveç doğumlu olan Björling, operanın sadece Latin merkezli bir sanat olmadığını tüm Avrupa’ya göstermiştir.Kendisi aslında Pavarotti’den önce dünya genelinde en geniş çaplı opera turneleri düzenleyen kişilerden birisidir. Üstelik bu turneleri soğuk savaştan çok önce başlatmıştır. Bu yönünden dolayı bahsetmiş olduğumuz kültür mimarlarının ilk başında Björling gelmektedir. Opera repertuarı o kadar genişti ki; Avrupa’nın hemen hemen birçok opera parçasını söylemesi ile bilinirdi. Kendisi; Fransız, İtalyan, Alman, Rus ve İngiliz opera parçalarını tek bir vücutta toplanması gibidir adeta.

Ancak en çok Mozart’ın paçalarındaki opera kısımlarını söylemesi ile ün yapmıştır. Avrupa’nın hemen hemen her opera evinde konserler vermiş olan Björling, opera açısından bir yapı taşıdır. Bugün İsveç’e gittiniz zaman kendisi adına yapılmış birçok heykel ile karşılaşırsınız. Çünkü İsveç Opera’sının ilk ve en büyük temsilcilerinden birisidir.

Fritz Wunderlich (26 Eylül 1930-17 Eylül 1966)

Kendisi 36 yıllık kısacık hayatına sığdırdığı opera parçaları ile bilinen bir efsanedir. Alman Opera’sının 20. Yüzyıldaki en önemli sanatçılarından birisi olan Wunderlich, işini aşkla yapmanın karşılığıdır adeta. Kızı Barbara bir keresinde babası için ‘’Henüz 19 yaşındayken 2000 parçayı ezbere biliyordu.’’ açıklamasında bulunmuştu. Mesleğine ve operaya olan bağlılığını hiç kaybetmeyen Wunderlich, İkinci Dünya Savaş’ının en sancılı günlerinde bile Mozart’ın parçalarını yorumlamaya çalışmıştır. Bu gayretinden dolayı henüz daha 25 yaşındayken Jussi Björling’den sonra en iyi Mozart parçalarını yorumlayan opera sanatçısı olmuştur. Üç çocuğu ve eşi ile sadece 10 yıl süre geçirebilen bu dev sanatçı onca zorluğa rağmen sanata ve hayata karşı inancını hiçbir zaman kaybetmemiştir. Bu duruşundan dolayı Fritz Wunderlich, opera tarihinin en önemli isimleri arasındadır.

Nicolai Gedda (11 Temmuz 1925-8 Ocak 2017)

Nicolai Gedda, İsveç’in Jussi Björling’den sonraki en büyük opera sanatçılarından birisidir. İsveçli opera sanatçılarının en genel özelliği repertuarlarının oldukça geniş olmasıdır. Gedda’da bu yönüyle ün yapmış birisidir. Tıpkı Björling gibi Fransız, İtalyan, Rus, Alman, İsveç, İtalyan ve İngiliz opera parçalarına son derece hakimdir. Soğuk savaş zamanı operanın en bilindik simalarından birisi haline gelmiştir. İsveç Kraliyet Opera’sının yöneticiliğinde bulunan Gedda, aslında sadece İsveç operasının ününü dünyaya duyurmakla kalmamış yetişmiş her sanatçının tarih içerisinde bir üne kavuşmasını sağlamıştır. İtalyan, İsveç ve Alman operasının yorumlanması açısından son derece önemli bir isimdir. Bunun nedeni Giuseppe Verdi, Mozart gibi önemli bestecilerin parçalarını latinic bir çerçeveden çıkartmaya çalışmasıdır.

Kendisinin bu çabası aslında bir sanatçı üzerinden İsveç’in batı kültürü içerisindeki yerinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Çünkü opera ilk başta dediğimiz gibi sadece İtalya’nın değil bütün Avrupa’nın ortak bir değeridir.

Nicola Gedda birçok opera sanatçısının yetişmesine vesile olmuştur. Bu yüzden günümüzde hala bir yapı taşı olarak kabul edilmektedir.

Plácido Domingo (21 Ocak 1941-)

Günümüzde yaşayan efsanelerden birisi hiç şüphesiz Plácido Domingo’dur. Kendisi İspanya’nın yetiştirdiği en önemli opera sanatçısı ve bestecilerinden birisidir. Pavarotti ile yakın dost olduğu bilinen Domingo, oldukça geniş bir kültür yelpazesinin bir parçasıdır. Bunun sebebi Batı Avrupa ve Amerika’daki birçok opera faaliyetine yardım etmeye çalışmasıdır.Ancak biz kendisini ‘’Üç Tenör’’ olarak bildiğimiz José Carreras, Luciano Pavarotti ile oluşturduğu opera gurubu ile tanımaktayız. Dünyanın her yanında yakın dostları Carreras ve Pavarrotti ile verdiği konserler ile ‘’Operanın önemli temsilcilerinden’’ unvanına layık görülmüştür. Domingo’nun günümüzde Amerika’da sevilmesinin en önemli yanlarından birisi operanın doğum yeri olmayan bir kıtada faaliyetlerinin devam ettirmesidir. Halen daha Washington Ulusal Operaevi’nin direktörlüğünü yapmaktadır.

Dünya Covid-19 salgını sonucu genel bir karantinaya girdiği zaman müziğin operanın bir ilaç olacağını söylemiştir.

Dietrich Fischer-Dieskau (28 Mayıs 1925-18 Mayıs 2012)

Eric Koch (ANEFO), DietrichFischerDieskau1970CC0 1.0

Björling’ten sonra 20. Yüzyılın en iyi opera icracılarından birisi olarak seçilmiştir. Almanya’nın en önemli baritonlarındandır.

Franz Schubert’in Kış Yolculuğu isimli parçasındaki yeteneği sayesinde opera merdivenlerini tırmanmıştır. Ancak biz kendisini Alman Lied (piyano ve vokalle icra edilen Alman Klasik Müzik eserleri) müziklerini geçmişin içerisinde yok olmaktan kurtaran kişi olarak bilmekteyiz. Lied müziğini yeniden operaya kazandıran Dieskau, Almanya gözünde halen daha kahramandır. Üstelik İkinci Dünya Savaşı sonrası ikiye bölünen ve savaşın en büyük sorumluluğun yüklendiği Almanya için yürüttüğü opera ve klasik müzik faaliyetleri unutulmadan akıllarda devam etmektedir. Ancak onun için Almanya’yı temsil etme sevdası çok genç yaşında başlamıştı.

Henüz 24 yaşındayken savaş sonrası dönemde Londra, Viyana, Berlin ve New York’ta önemli sahnelerde yer almıştı. 2012 yılında aramızdan ayrılmasına rağmen operaya kazandırdıkları için unutulmaz dev isimlerden birisidir.

Andrea Bocelli (22 Eylül 1958-)

Andrea Bocelli, operayı modern çağa uyduran kişi olarak bilinmektedir. Pop Opera’sını icat eden kişi olan Bocelli, yapmış olduğu parçalar ve vermiş olduğu konserler ile operanın eskiye bağlı bir müzik türü olmadığını göstermiştir.

Onun düşüncesine göre opera her zaman yenilenen bir geçmiş kalp atışıdır. Bu yüzden operanın gelişmelere ayak uyduramayacağını söyleyen bazı eleştirmenlere karşı Bocelli tam bir cevap niteliğindedir. Pavarotti gibi dünyanın en önde gelen sanatçıları ile düet yapmıştır. Parçaları sayesinde günümüzde birçok kişi tarafından ‘’Bocelli Operası’’ şeklinde yorumlar yapılmaktadır. Günümüzde iki erkek çocuğu da tıpkı babaları gibi modern operanın gelişmesi konusunda çaba göstermektedir.

Günümüzün en büyük opera sanatçılarından birisi olan Bocelli modern İtalya’yı temsil eden önemli sanatçılardan birisidir.

Hakan Aysev (10 Ocak 1968-)

Bunca sanatçıdan bahsederken Türkiye’nin en önemli opera sanatçılarından olan Hakan Aysev’den bahsetmezsek hata yapmış oluruz. Kendisi ‘’Türk Pavarotti’’ unvanına sahip bir opera sanatçısıdır.

Opera’nın Türkiye ile bağı 20. Yüzyıl içerisinde her zaman sınırlı bir şekilde olmuştur. Özellikle Batı kültürünün parçası olarak kabul edilmeyen Türkiye için opera ne anlam ifade etmekteydi? İşte bu sorunun güzel cevaplarından birisi Hakan Aysev’dir.

Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olduktan kendisini geliştirmek için Viyana’ya gitti ve Avrupa’nın birçok ülkesinde turneler düzenledi. Kendisi aynı zamanda Pavarotti’nin öğrencisi olma şerefine erişmiş birisidir.

Avrupa’da piyano konusunda Fazıl Say nasıl bir değere sahipse Hakan Aysev de opera konusunda aynı değere sahiptir. Bunu kendisinin katıldığı konserler ve orkestralara bakarak gayet iyi bir şekilde anlayabiliriz.

José Carreras (5 Aralık 1946-)

Domingo gibi İspanya’nın en önemli erkek opera sanatçılarından birisi olan Carreras, aynı zamanda Üç Tenör grubun bir üyesidir. Pavarotti ve Domingo ile kurduğu yakın dostluk sayesinden operanın sadece Avrupa ile sınırlı olmadığını gösteren kişiler arasındadır. Üç arkadaşın ortak özelliği de zaten buydu. Operanın küresel bir güç olduğunu ve ruhun aydınlanması konusunda ne kadar önemli olduğunun gösterilmesi gerektiği düşüncesiydi. Bu yüzden Carreras operanın evlerimize girmesi konusunda son derece önemli bir isimdir.

Jonathan Antoine (13 Ocak 1995-)

Son olarak genç bir yetenekten bahsetmek gerekiyor. Jonathan Antonie, İngiltere’nin yakın zamanındaki en büyük seslerinden birisidir. Kendisini ilk defa 2012 yılında Britain’s God Talent yarışmasındaki Charlotte Jaconelli ile yaptığı düet sonucunda tanımıştık. Bazıları için ‘’Britanyalı Pavarotti’’ olarak anılan genç yetenek, 9 yıl içerisinde birçok albüme imza atmıştır.

Kendisi yakın dönem için oldukça önemlidir. Çünkü operanın gençler için de bir anlam ifade ettiğini göstermektedir.

Bunun gibi daha fazlası için: Avrupa’daki En Önemli 10 Saray