Petra kenti binlerce yıl önce, çölün bu gizemli yerinde; çeşmeleriyle, bahçeleriyle ve su kaynaklarıyla varlığını sürdürüyordu. Fakat neden böylesine ıssız ve çorak bir yerde, kumtaşlarını yontarak uğraştılar? Acaba bu görkemli şehri kimler yapmıştı ve orada yaşayanlara ne olmuştu? Şehir nasıl yavaş yavaş sırra kadem bastı ve sonra tekrar bulundu?

Petra

Petra, Ürdün’ün Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasında bulunan antik bir kenttir. Kayalarla çevrili kentin adı da zaten, Antik Yunancada ‘Petra’ yani taş veya kaya anlamına gelir. Petra’da yaşadığı bilinen ilk halk, İbrani soy hatlarına sahip olduğu tahmin edilen Edomitlerdir. Onlar için özetle; Sami dillerinden birini konuşan ve İncil’de isimleri ‘Esau’nun torunları’ olarak geçen bir antik Sami kavim diyebiliriz.

Petra ve Müthiş Mimarisi

Petra
Arapça Khazneh, yani Hazine anlamına gelen Petra’daki en popüler, süslü ‘mezar’ yapısı.

Ancak bizim daha çok bahsedeceğimiz şey, Petra’daki muhteşem mimari eserlerdir. Bunların büyük bir kısmı, sonrasında gelen, soyları göçmen Araplara dayanan, Nebatîler adlı bir başka halka aittir. Bu halk, MÖ 4. yüzyılda Filistin ve Güney Ürdün bölgelerine yerleşmiş ve aynı yıllarda Petra’yı başkent yapmışlardır.

Bölgenin; Arapları, Asurluları, Mısırlıları, Yunanlıları ve Romalıları kapsayan bir ticaret yolu üzerinde bulunması, Nebatîlerin hızla güçlenmesine imkân tanımıştır. Arabistan ve Suriye arasındaki kervan yolunun kontrolünü eline geçiren Nebatîler, kısa sürede bir ticari imparatorluk kurmuştur. Böylece Petra artık baharat ticaretinin merkezi haline gelmiştir.

Nebatîler, Petra’da ticari faaliyetlerle kazandıkları servetlerini, kendi gelenekleriyle Hellen (yani Antik Yunan) geleneklerini birleştirerek, yeni tarzda yapılar inşa etmeye ve kayaları oymaya harcadılar.

Örneğin yukarıdaki ‘Al-Khazneh’ yapısı, adını yerlilerin zamanında mezarda saklı bir hazine olduğuna inanmalarından almıştır. Sütunları Korint düzeninde olan mezara genel olarak bakarsak, Yunan kültürüne ait mimari ögeleri hemen fark ederiz.

Aslında Nebatîlerin Petra’daki büyük eserlerinden bazıları biraz da mecburiyetten ortaya çıktı diyebiliriz. Özellikle de su ile ilgili yapıları için durum böyledir. Çünkü şehirleri, sıcaktan kavrulan bir çölün kenarındaydı. Dolayısıyla kent için bir su kaynağı, en önemli sorundu. İşte bu ihtiyaçlarını karşılamak için, son derece gelişmiş barajlar inşa ettiler. Ayrıca bunun yanında çeşme, su depolama ve sulama sistemleri de geliştirdiler.

Ama Nebatîlerin bu zenginliği ve kendiliğinden ayrıcalıklı konumu artık komşularını rahatsız etmeye başlamıştı. Fakat gelişimi hiç durmadı. MÖ 4. yüzyılın sonlarında Büyük İskender’in varislerinin saldırıları ve MÖ 64-63 yıllarındaki Roma işgaline rağmen gelişmeye hep devam etti.

Petra
Petra Tiyatrosu
Diego Delso, Amphitheatre, Petra, Jordan2CC BY-SA 3.0

Örneğin, Roma himayesindeyken Petra kentine, yapılar inşa edilmeye devam edilmiştir. Şehre çok büyük bir tiyatro, sütunlarla kaplı bir cadde ve Zafer Takı gibi çeşitli yapılar eklenmiştir.

Kayıp Şehir Petra

4. yüzyılda Petra artık Bizans İmparatorluğu’nun egemenliğindeydi. Fakat MS 363’te şehrin işgal edilmemiş kısımları büyük bir depremle birlikte yıkıldı. Nebatîlerin şehri terk etmeleri de olasılıkla bu sırada oldu.

Kimse bölgeyi neden terk ettikleri konusunda kesin bir şey bilmiyor. Fakat şehri terk etmelerinin sebebi, bazı tarihçilere göre deprem gibi bir doğal felaket sebebiyle olmadı. Çünkü onlara göre bölgede çok az değerli eşya bulunmuştu. Bu da ayrılmalarının ani bir şekilde gerçekleşmediğinin bir kanıtıydı.

 Sonrasında gerçekleşen bir başka büyük deprem (MS 551) ise şehri neredeyse tamamen yerle bir etti.

Devam eden depremlerin ardından; şehir, 7. yüzyılda Müslümanlar tarafından fethettiğinde artık haritadan silinmek üzereydi.

Petra, bir zamanların bu büyük şehri, kalıntıları unutulana kadar kum fırtınaların ardında kayboldu. Artık bölgede derin bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Petra
AzurfrogAl Deir PetraCC BY-SA 3.0
El Deir ‘Manastırı’, kayadan oyulmuş anıtsal bir kült merkeziydi.

Kayıp şehrin keşfi !

Şehrin yeniden keşfi ve batı dünyasına tanıtılması; 1812’de, Arap kılığına giren, kâşif Johann Ludwig Burckhardt’ın çalışmalarıyla gerçekleşmiştir. Burckhardt, Arap yaşantısı tanımak ve bilgi toplamak amacıyla Müslüman bir tüccar kılığına giren bir kâşifti.

David Roberts, Ad Deir (“manastır”), 1839

Hatta adını da Şeyh İbrahim İbn Abdullah olarak değiştirip, Ortadoğu’da seyahat ediyordu. Yazdıklarından yola çıkarsak, Petra’ya yakın küçük bir yerleşim olan Elji’de bulunduğu sıralardı. Yakınındaki insanların Musa Vadisi dağlarındaki kayıp bir şehirden bahsettiklerini duymuştu. Ve elbette hemen kulak kabarttı.

Bu eski bölgede kurban kesmek isteyen bir hacı taklidi yapan Burckhardt, özetle o civarda oturan iki köylü Bedevi’yi, ona, yardımcı olmaları için ikna etti.

(Oryantalist Resimler ve Klişe Doğu Fantezisi)

Ve böylece Petra’nın çoğu kumların altına kalmış, yerle bir olmuş olan kayıp tarihinin de keşif süreci başlamış oldu.

Fakat bu tuhaf bölgenin işlevi neydi?

Burası tam olarak bir kale miydi ? Bir ticaret merkezi veya kutsal bir şehir miydi ?

Bölgede birçok kraliyet mezarlığına ve bunun yanında umumi mezarlıklara ve yeraltı mezarlıklarına ulaşılmıştır. Yapılan arkeolojik araştırmalarda elde edilen bulgular; Petra’da insanların yaşamış olduğu yüzlerce yıl boyunca şehri birçok farklı işlevde kullandıklarını gösterir.

Yani aslında bu şehrin hiçbir zaman tek bir anlamı veya tek bir işlevi olmamıştı.