İçinde bulunduğumuz bu garip süreçte, birçok insan normalden daha fazla canlı ve güçlü rüyalar gördüğünü söylemekte. Psikoterapist Philippa Perry ise sanatın, rüyaları ve kendimizi anlamakta yardımcı nasıl olabileceğini bizlere açıklıyor. 

Rüyalar, sanatçıların ve düşünürlerin yüzyıllar boyunca ilgisini çekmiştir. Bazen ilahi mesajlar olarak, bazense yaratıcılığı besleyen bir ilham olarak yorumlanmıştır. Ancak 19. yüzyılda psikanalizde yaşanan gelişmelerden itibaren, rüyalar bilinçaltına açılan bir anahtar olarak görülmeye başlandı.

Özellikle covid-19 virüsünün ortaya çıkışıyla içinde bulunduğumuz bu karantina döneminde birçok insan sıra dışı bir şekilde oldukça canlı rüyalar gördüğünü söylemekte. Bu yüzden bizler de rüyaların yüzyıllar boyunca nasıl anlamlandırıldığına ve hangi şekillerde betimlendiğine bir bakış atmaya karar verdik.  

Peki neden özellikle şimdi bu kadar canlı rüyalar görmekteyiz? Psikoterapist Philippa Perry’e göre, yeni bir durumun içindeyiz. Bu yüzden de işleyecek çok fazla yeni duyguya sahibiz. Bu duyguları anlamlandırabilmek içinse metaforlar halinde hikayeler uyduruyoruz. Bunlar ise kendisini rüyalarımızda açıkça ortaya koyuyor.  

Rüya Tasvirleri

Rüyalar konusunda batı sanatındaki ilk betimleme Dream Vision
Dream Vision, Albrecht Dürer (C: Kunsthistorisches Museum)

Albrecht Dürer’in Dream Vision (1525) eseri bir sanatçının kendi rüyasının batı sanatındaki ilk bilinen betimlemesi. Uyandıktan hemen sonra aceleyle çizilen bu suluboya resim, gökten inen ve Dürer’i yutan bir su baskınını göstermekte. Dürer altına şöyle not düşmüştü: “Uyandığımda tüm vücudum titriyordu ve kendime gelmem uzun zaman aldı.” 

Perry’e göre aldığı eğitim ona bir rüyalar sözlüğü olmadığını söylüyor. Ancak şüphesiz ki belirli nesneler genellikle belirli şeyleri temsil ediyor. “Eğer biri su hakkında rüya görürse, bu genellikle hisler hakkındadır.” diyor. Ona göre Albrecht Dürer duygularının içinde boğuluyordu. Şaşırtıcı bir şekilde Perry’e twitter üzerinden yollanan rüyaların birçoğu da suyla boğuşan insanları içeriyordu. Muhtemelen rüyasında tsunamide sörf yaptığını söyleyen kadının Dürer’den çok daha iyi bir şekilde duygularıyla başa çıktığını söyleyebiliriz.  

Ancak Dürer’in bu kişisel eseri bir istisnaydı. Her ne kadar Rönesans antik felsefeyi tekrar canlandırıp rüya çalışmalarına ilgi gösterdiyse de bunlar o zamanki egemen Hristiyan ideolojisi ile uzlaşma içinde olmak zorundaydı. Çünkü rüya çalışmaları genellikle pagan yorumlamalar olarak görülmekteydi. Birçok rüya resmi de esasen İncil ile alakalıydı.  

Yakup peygamberin rüyaları en gözde konular arasındaydı. Raffaelo bunları 1518’de Apostol Sarayı’nın tavanına resmetmişti. Mitolojik temalar ise sanatçılara rüyalar ve ilham arasında bir ilişki sunabilme şansı veriyordu. Mesela Lorenzo Lotto’nun Sleeping Apollo with the Muses with Fame tablosu gibi. Resimde tanrı Apollon’un uykuya dalması, müzlere kontrolü ele alma özgürlüğü vermişti. Onlar da kıyafetlerini çıkarıp çayırlarda gülüp oynamaya başlamışlardı. Bu da bizlere uykunun serbest bırakabileceği engelsiz yaratıcılığı ve özgürlüğü göstermekte.  

Kabuslar

Hieronymus Bosch’un kâbusvari içerikli resimleri ise daha fazla insanda yankı uyandırmıştı. Resimlerdeki imgeler sadece sanatçının cennet ve cehennem tasviri değil, aynı zamanda günahkarları uyaran nasihat niteliğinde kâbus tasvirleri olarak da görüldü. Bosch’un öğrencilerinden birinin yaptığını The Vision of Tundale tablosunda bu oldukça açık görülmekte. Resimde, günahkâr bir şovalye kendi kabusunun üzerinde gezinirken görülüyor. Bu kâbus ise aslında onu bekleyen cehennemin bir tasviri.  

The Vision of Tundale

Daha rasyonel bir bakış açısının benimsendiği Aydınlanma döneminde rüyalar pek de gözde bir konu olmamıştı. Ancak 18.yüzyılın sonuna doğru belki de en meşhur rüya tasvirlerinden birinin yaratışını görecektik. Henry Fuseli tarafından yapılan The Nightmare. Hatta bazıları, herhangi bir edebi, dini veya sanat tarihi açısından emsali olmayan bu eserin, Sigmund Freud’un psikanalitik teorilerine fikir verdiğini düşünmekte.  

The Nightmare, Henry Fuseli (1790 versiyonu, tablo çok popüler olduğu için Fuseli çeşitli versiyonlarını çizmiştir)

Perry ise tablonun direkt olarak bir uyku terörünü betimlediğini düşünmüyor. Kadının savunmasız duruşu, atın kadının kasıklarına doğru anormal bakışı ve sanki dışkılayacak gibi duran küçük cinin pozu… Perry aslında bunun herhangi bir kadının ya da erkeğin görebileceği yozlaşmış ıslak bir rüya olarak yorumluyor. Çünkü rüyalarımız ve cinsel fantezilerimiz çok nadir politik olarak doğrudur.  

Rüyaları Çizmek 

Rüyalar teması sembolistler tarafından bir puzzle gibi kullanıldı. The Eye Like a Strange Balloon Mounts Towards Infinity, Odilon Redon (1882) (C: Wikipedia)

Rüyaları sanatsal ifadede ön plana çıkaran ise Sembolistler olmuştur. Gustave Moreau ve Odilon Redon gibi sanatçılar için rüyalar, gerçeği ve varoluşun gizemini deşifre etmek için bir yoldu. Örneğin Redon’un The Eye Like a Strange Balloon Mounts Towards Infinity (1882)tablosu. Göz şeklindeki bir uçan balon bir adamın kafasını bulutlara taşıyormuş gibi görünüyor ve aslında rüyaların uyumsuz imgelemelerini gözler önüne seriyor. Tabi ki Sembolistlerin başlattığı bu hareketin Gerçeküstücüleri de etkisi altına alması şaşırtıcı sayılmaz.

Sigmund Freud

Gerçeküstücülüğün temel ilham kaynağı Freud’un yazdığı Rüyaların Yorumu olmuştur. Freud’a göre rüyalar aslında bir dilek gerçekleştirme durumudur. Ancak rüyalar bunu direkt gerçekleştirmek yerine çarpıtarak yapar. Freud bu çarpıtma olayını, bilincimizin uyguladığı bir sansür olarak açıklar. Bu yüzden rüyayı gören kişi uyandığında gördüğü şeyi anlamlandırmakta zorlanır veya mantıklı bulmaz. Freud, bu rüyaların gizli anlamlarını açığa çıkararak, psikanaliz yoluyla hastaları neyin rahatsız ettiğini bulup, tedavi edeceğine inanmıştır.  

Fakat Freud rüyaları tedavi amaçlı deşifre edilecek şeyler olarak görürken, Gerçeküstücüler onları yaratıcılığı kamçılayacak ve engelleri kaldıracak bir yol olarak görmüşlerdi. Birinci Dünya Savaşı sonrasında nefret etmeye başladıkları Avrupa burjuvazisine bir tepkiydi bu.  

Gerçeküstücü sanatta, rüyayı gören genellikle tasvir edilmez. Bunun yerine izleyici direkt olarak rüyayla yüz yüze gelir. Mesela Max Ernst’in merak uyandırıcı resimlerinde rüyalar, izleyicinin gerçeklik algısını zorlayacak bulmacalar gibidir.  

Freud’un onların eserleri karşısında afalladığı söylenmektedir. Ta ki 1938’de Salvador Dali ile tanışana kadar. Dali yanında Metamorphosis of Narcissus (1937) adlı eserini getirmişti. Dali’nin Yunan Narcissus mitini yorumladığı bu resimde, sol tarafta nehrin kenarında başını dizine yaslamış ve çömelmiş Narcissus’u görürüz. Narcissus’un formuyla birebir aynı olan bir el ise hemen yanında çatlamakta olan bir yumurtayı tutmaktadır. Yumurtadan, adını Narcissus’tan alan nergis çiçeği çıkar. Önceden Freud Gerçeküstücüleri “çatlak” olarak görürdü. Ama Dali, inkâr edilemez usta tekniğiyle, Freud’un bu fikri tekrar gözden geçirmesini sağladı. 

Rüyaları Nasıl Anlamlandırabiliriz?  

Perry ise hastaları ile genellikle Gestalt adı verilen tekniği kullanıyor. Alman psikiyatrist Fritz Perls’in öncülük yaptığı bu teknikte, rüyadaki bütün objelerin bakış açısından rüyanızı kendinize anlatmaya başlıyorsunuz. Buradaki mantık, aslında rüyadaki her bir nesnenin bizim bir parçamız olması. Böylece ne diyeceklerini biliyor ve kendimizi çok daha iyi anlamaya başlıyoruz.  

Şu anki durumda, Perry birçok farklı teknikten faydalanabileceğimizi söylüyor: “Rüyalarınızı çizin, onları bir yere yazın. Tüm bunlar rüyadaki hisler ve duyguları işlemenize yardımcı olacaktır. Rüyayı sahiplenin ve böyle kontrolü elinize alacaksınız.”  

Ve kim bilir, belki de bu süreçte şimdiye kadar açığa çıkmamış yaratıcılığımızı da serbest bırakabiliriz.

(bkz: Ay: İnsanlığın En Eski Sembolleri)

(bkz: Güneş: İnsanlığın En Eski Sembolleri)