Sanat, en basit tabirle bir iletişim şeklidir. Duyguları, düşünceleri ve gözlemleri ifade etme yollarından sadece bir tanesidir. Sanatçının vermeye çalıştığı anlamı taşıdığı gibi bu anlam aynı zamanda kullanılan materyal, teknik ve izleyicide yarattığı duygu ve fikirlerle de şekillenir. Peki sanatı bu kadar büyük yapan ve onu gerçek hayattan ayıran şey tam olarak nedir? Neden izleyici bir resimdeki nesneye baktığında haz duyarken, aynı nesneye gerçek hayatta baktığında bu hazzı duymaz? 

Haydi gelin hep beraber bir sanat eserini bu kadar etkileyici kılan özelliklere şöyle bir bakalım. 

Güzellik

Bir sanat eserine baktığımızda bizde haz uyandıran şeylerden bir tanesi güzellik hissidir. Hatta belki güzellik deyince aklımıza ilk gelen sanat eserlerinden biri Milo Venüsü’dür. Helenistik dönemde heykellerin her açıdan mükemmel görünmesi amaçlanırdı ve “ideal” olan yansıtılmaya çalışılırdı. Ancak güzellik ve “ideal olan” anlayışı sürekli bir değişim göstermektedir. Bazen gündelik hayat bir resmin konusu olarak karşımıza çıkabilir. Sokakta gördüğümüzde belki de güzel olmadığını düşüneceğimiz şeyler sanatın konusu olduğunda gözümüze ideal ve kusursuz bir şekilde görünebilir. Örneğin Albrecht Dürer’in bilinen en eski çizimi olan On Üç Yaşında Otoportre eserini ele alalım. İlk bakışta belki gözümüze sıradan gelen bu çizim aslında ince gümüş bir çubukla çizilerek yapılmıştı. Bu teknikle yaratılan incelik ve güzelliğin yanı sıra, silinmesi mümkün olmayan bu çizgilerden dolayı sanatçının tek bir kusursuz çizgi oluşturma şansı vardır. Böylece ortaya bugün başyapıt kabul edilen bu eser ortaya çıkmıştır.   

On Üç Yaşında Otoportre, Albrecht Dürer (Wikimedia Commons)

Anlatı

İnsanlık tarihinin en eski sanat eserlerinden birçoğu bizlere insanların resimlerle hikayeler anlatmaya çalıştığını göstermektedir. Antik Mısır’da mezar odalarına resmedilen öteki dünya betimlemeleri, mitoloji, tarih, savaş sahneleri ve bazense gündelik hayat. Tabi ki görsel sanatın her zaman bir anlatı içerdiğini söyleyemeyiz. Ancak bugün başyapıt olarak kabul edilen birçok esere baktığımızda anlatının önemi kesinlikle görmezden gelinemez. Zira resimde anlatı görsel imgenin gücünü kullanarak izleyicinin hayal gücünü ve duygularını harekete geçirir. Örneğin Paolo Veronese tarafından çizilen Kana Düğünü, İsa’nın ilk mucizesi kabul edilen, suyu şaraba dönüştürdüğü o meşhur hikâyeyi anlatır. Ancak bu sadece dini bir sahne değildir. Aynı zamanda sanatçı kendi çağının günlük yaşamını da göstererek hikâyeyi yorumlamıştır. Resimde İsa’yı Venedik’te dönemin ünlü isimlerinin katıldığı bir düğünde görürüz. Hatta bu ünlü isimler arasında Osmanlı imparatoru Kanuni Sultan Süleyman, Roma imparatoru V. Karl ve İngiltere Kraliçesi I. Mary gibi kişiler yer almaktadır. Ressamın kendisi ise beyaz giysilerle bir müzisyen olarak oradadır. Böylece sanatçı anlatıya bir yorum da getirmiştir. Figürler aynı bir tiyatro sahnesinde gibidir ve bu sahne ayrıntılarla doludur. Bütün bir resim bizlere bir hikâye anlatmaktadır.

Kana’da Düğün, Paolo Veronese (Wikimedia Commons)

Belki de daha meşhur bir eser olan Venüs’ün Doğuşu ise mitolojik bir hikâye taşır. Yunan mitolojisinde Uranüs, oğlu Kronos tarafından hadım edilir. Denize düşen uzuvları denizi döller ve denizin köpükleri arasından Tanrıça Venüs doğar. Mevsim tanrıçalarından biri, Tanrıçanın üstünü örtmek için elinde çiçekli bir pelerinle bekler. Rüzgar tanrıları Aura ve Zephyros da üfleyerek tanrıçayı kıyıya taşır. 

Venüs’ün Doğuşu, Sandro Botticelli (Wikimedia Commons)

Drama

Her ne kadar performans sanatı drama için daha popüler bir alan olsa da görsel sanatlar da bu konuda güçlü bir aracı olmuştur. Özellikle resim ve heykel sanatında, dramatik etki, izleyicide heyecan ve haz yaratır.

Laocoön ve oğulları (Laocoon and His SonsCC BY-SA 4.0)

Mesela en etkileyici sanat eserlerinden biri olarak görülen Laocoön ve Oğulları. 1506 yılında tesadüfen bir kuyunun açılmasıyla bulunan bu heykel, Michalengelo başta olmak üzere tüm sanat dünyasını derinden etkilemişti. Zira Tanrıça Athena tarafından cezalandırılan Troyalı kâhin Laocoön’un hikayesinin betimlendiği eserde, kâhinin yüzündeki ıstırap ve figürlerin duruşu ile yaratılan dramatik efekt izleyiciye hikayedeki dehşeti hissettirmektedir. 

Leonardo Da Vinci’nin o meşhur Son Akşam Yemeği’nde ise dramatik etki resimdeki figürlerin jestleriyle karşımıza çıkar. İsa, havarileri arasında kendisine kimin ihanet ettiğini açıklayacaktır. Masadaki figürlerin işaret eden parmakları, uzanan kolları ve kalkan başları bizlere gerilimi hissettirecek bir dramatik etkiye sahiptir.  

Son Akşam Yemeği, Leonardo Da Vinci (CC BY-SA 4.0)

Benzer bir duygusal gerilim Adem’in Yaratışı’nda kendini hissettirir. Belki de bu eserlerin bugün dünyanın en çok hayranlık duyulan işleri olması bir tesadüf değil. Sistine Şapeli’nin tavan fresklerindeki en dikkat çeken sahne olan Adem’in Yaratılışı’nda, tanrı tam da o anda Adem’i yaratmakta gibidir. Çünkü Adem’in ruhsuz duruşuna arayış içindeki yüz ifadesi eşlik eder. 

Adem’in Yaratılışı, Michelangelo (Wikimedia Commons)

Sonuç olarak bugün başyapıt olarak kabul edilen ve birçok insanda hayranlık uyandıran sanat eserlerini incelediğimizde aslında birçoğunun ortak noktalara sahip olduğunu görüyoruz. Güzellik kavramı yüzyıllardır değişmeye devam ediyor. Ancak bir sanat eserine baktığımızda hissettiğimiz güzellik duygusu bizlerde estetik bir tatmin yaratıyor. Kullanılan dramatik etki daha yoğun bir duygusal etkileşim sağlıyor. Ayrıca anlatı ve hikâye ise seyircide merak uyandırıyor. Bizleri belki de büyülü bir dünyanın içine alıyor. Sanatı sanat yapandan ziyade belki de unutulmaz yapan bunlardır. 

Bunun gibi daha fazlası için:

En İkonik Sanat Eserleri ve İnfografik Anlatımı

Sanat Tarihinin İnfografik Anlatımı Ve Sanatın Evrimi

Kaynak: Pankhurst, Andy, and Lucinda Hawksley. What Makes Great Art: 80 Masterpieces Explained. Frances Lincoln Ltd., 2013.