Yüzyıllar öncesindeki salgınlar, sanatçılar tarafından nasıl tasvir edildi? Bu resimler bizlere, o dönem ve şimdi hakkında ne söyleyebilir? Buyurun, Kara Ölüm’den günümüze dek uzanan veba sanatına birlikte bir göz atalım.

Veba Sanatı
(C: Michel Serre artist QS:P170,Q3310856, Michel Serre-Peste-Cours BelsunceCC BY-SA 4.0)

İlk önce şunu söylemek gerekir ki; salgının tam olarak ne olduğunun belli olmadığı ya da benzeri müphem durumlarda, salgınlar için genel bir isim olan “veba salgını” tanımı kullanılır. Bu yazıda da bu şekilde kullanılmıştır.

Gelen olarak bahsettiğimiz bu veba salgınlarında, toplum görünmez bir düşmanla savaşırken, sanatçılar vebaların yaşattığı yıkımı anlamaya ve anlatmaya çalıştılar. Bakıldığında, tanık oldukları dehşeti ele alış biçimleri dönemler arasında farklılık gösterir. Değişmeyen tek şey ise, anlatmak için ele aldıkları salgının özünü yakalama arzusudur. Salgınları çoğunlukla bu sanat eserleri aracılığıyla, belli formlara sokarak yeniden biçimlendirdiler.

Tarihteki çoğu dönemde sanatçılar; salgınları, son derece dindar bir toplumsal yapı içerisinden tasvir etti. Kara Ölüm’ü (tarihte yaşanan büyük bir veba salgınını) tasvir eden Avrupa’daki sanatçılar, başlangıçta vebayı günahkâr toplumlara gönderilen bir uyarı cezası olarak tasvir ettiler. Sonraki yüzyıllarda ise veba sanatı başka anlatım biçimleri de kazandı. Örneğin; salgına yakalananlarla ilgilenen cesur bakıcıların yüceltilmesi ya da hastaların giderek Mesih ile ilişkilendirilmeleri gibi…

Salgının üstesinden gelmek için güçlü duygular üretmek ve üstün bir çaba harcandığını göstermek çok önemliydi. Bu; hastalık sebebiyle acı ve korku dolu toplumları sakinleştirmek, cesaretlendirmek ve teselli etmek için gerekliydi. 

Modern zamanlara gelindikçe sanatçılar, yine bir aracılık etme duygusuyla hareket ettiler. İnsanların etraflarında gelişen salgınlara nasıl dayanabileceklerini ve direnebileceklerini göstermek maksadıyla otoportreler yarattılar.

Sanatçılar, yaratıcılıklarını kullanarak; yaşamın kırılganlığını, ilahi düzenle ilişkisini ve bakıcıların (dönemin sağlık çalışanları) önemli rollerini irdeliyorlardı.

(Oryantalist Resimler ve Klişe Doğu Fantezisi)

İnsanlığı uyarmak maksadıyla gönderilen ‘Veba cezası’

Orta Çağ’da çok az insan okuma yazma biliyordu. Bu sebeple; Tanrı’nın itaatsizleri korkunç bir şekilde cezalandırdığını göstermek ve toplumu etki altına alabilmek için görsel anlatıma yönelim başladı. Neticede sanatçılar, bu amaca hizmet eden, ilgi çekici bir hikâyeye sahip dramatik sahneler yarattı. Böyle bir dönemde vebadan öldüğünüzde, yalnızca Tanrı’nın kötülükler için verdiği bir cezaya çarptırılmıyordunuz. Aynı zamanda bu hastalık, öteki dünyada da sonsuza dek acı çekeceğinizin bir işareti olarak kabul görüyordu.

Fransa, Saint-André-de-Lavaudieu Manastırı’ndaki fresk, 14. yüzyılda vebayı, bir kadın olarak tasvir ediyor. C: Wikipedia

Yukarıdaki görselde,  Avrupa’da tahmini 25 milyon insanı öldüren Kara Ölüm salgınının temsillerinden birini görmekteyiz. Arkada, oklarla vurularak ölen insanlar, ortada ise okların bir kısmını elinde tutan kadın figürü betimlenmiştir. Dönemin kadın zihniyeti hakkında da bize mesajlar veren bu görselde; ortada duran kadın figürü, kara vebanın bir temsilidir. Eski Ahit ve Yunan mitolojisinde oklar, hastalık, talihsizlik ve ölüm taşıyıcıları olarak sembolize edilirler. Burada da aynı metafor kullanılmış. Kurbanların genellikle boyunlarından veya koltuk altlarından vurulması da, hastalığın lenf bölgelerine yaptığı şişkinliğe bir gönderme olarak ele alınmıştır.

Bunun dışında 14. Yüzyılın sonuna ait birçok başka freskte ve el yazmasında da gökten insanlığa ok yağdıran şeytanların betimlerine rastlarız. Örneğin Toskana’da bir el yazmasında, şeytanlar ve benzeri karışık yaratıklar, insanlığın üzerine attıkları oklarla saldırırken betimlenilmiştir. Bu resimlere bakan Ortaçağ insanları böyle sahneleri gördüklerinde muhtemelen dehşete düşeceklerdi. Çünkü böyle yaratıkların kendilerini inanılmaz güçlerle tehdit etmek için ortaya çıkabileceklerine inanıyorlardı.

 “Bu veba anlayışında kıyamet, insanlığın yararı içindir.”

Avustralyalı sanat tarihçisi Dr. Louise Marshall, bu gibi resimlerde işlenen konuları, ‘Tanrı tarafından görevlendirilen şeytanların ve benzeri uğursuz yaratıkların, insanların günahlarını cezalandırmak için gönderilmeleri’ şeklinde tanımlıyor. Özetle bu veba anlayışında yaşanan kıyamet, insanlığın yararı içindir. Yani, ‘Bu sayede insan tanrıya karşı işlediği günahları fark eder. Sonrasında da pişman olup, gerçek bir Hıristiyan gibi yaşayarak kutsal emirleri yerine getirir.’ şeklinde düşünüyorlardı. Fakat veba sanatı ve bunun ifade ettikleri sadece Hıristiyanlar için geçerli değil.

İnsanlığa verilen ‘Veba cezası’ anlatısı aynı zamanda Yahudi halkının Mısır’dan kurtuluş hikâyesinin de bir parçasını oluşturdu. İsrailli kölelere zulmettikleri için günahkâr olan Firavun ve beraberinde Mısırlıların başına gelen 10 bela, aşağıdaki görsellerde de görüldüğü üzere, içerisinde veba diyebileceğimiz salgın hastalıkları ve ani ölümleri de barındırır. Yahudi toplulukları, bu olayı her yıl Fısıh Bayramı’nda yeniden hatırlar.

İbranice yazılmış bu kutsal kitapta yer alan minyatürde üst tarafta 10. Bela olan, Firavun’un oğlu dâhil olmak üzere doğan ilk çocukların ölümü, alt tarafta ise İsrailoğulları’nın Mısır’ı terk etmesi betimlenmiştir. C: Picryl
1411 tarihli Toggenburg İncilinden (İsviçre) bu minyatürde, 6. bela olan bir başka veba çeşidi, çıban salgınından muzdarip iki kişi tasvir ediliyor. C: Wikipedia

Temayı ‘veba cezası’ olarak işlemiş eserlerin verdikleri mesajlara odaklanırsak; en güçlülerin hayatlarının bile kırılgan, geçici ve sonlu olduğunu hatırlatmayı amaçladıklarını görürüz. Bununla birlikte ölümün aniden gelişine de vurgu yaparlar.

Vebanın, insana ilham veren ‘empati’ duygusu

16. yüzyılın başlarında Raphael’in çalışmasından ilham alan Marcantonio, Il Morbetto’nun (Veba) eseri ile veba sanatında dramatik başka bir gelişme yaşattı.

Marcantonio Raimondi after Raphael – The Plague in Crete (“Il Morbetto”) C: Wikipedia

ABD’li veba sanat tarihçisi Dr Sheila Barker’a göre, “Bu küçük görüntüde önemli olan şey, özellikle yaşlarının ve cinsiyetlerinin altı çizilmesiyle bazı figürlere odaklanılmasıdır.”. Bu karakterler yalnızca bir figür olmaktan çıkıp, insanlaştı. Böylece bizi, çektikleri acılarına şefkat duymaya zorladı. Böyle bir sanat eseri, bizi yapmaktan korktuklarımızı yapmaya ikna etme potansiyeline sahiptir.(hastalıklara ve musallat olabilecek kötü ruhlara bakmak gibi)

Veba sanatındaki bu değişim, yeni bir halk sağlığı anlayışı ile aynı zamana denk geldi. Sadece kasabalardaki villalarına kaçabilen zenginler değil, toplumun tüm üyeleri böyle hastalıklardan korunmayı hak ediyordu. Bu sebeple kendi güvenlikleri için şehirden kaçan doktorlar da artık cezalandırılacaktı.

Artık yeni yeni işlenen bu empati teması, 17. ve 18. Yüzyıllarda Katolik Kilisesi’nin halk sağlığı konusuna yakınlaşmasıyla daha da gelişti. Veba sanatı kilise ve manastırlarda yerini alıp, insanların karşısına daha sık çıkar oldu. Vebadan muzdarip olanlar artık Mesih ile bir hale geldi. Dr Barker, böyle bir ilişkilendirmenin arkasındaki amacın, “Rahiplere, veba kurbanlarını da sevmeyi öğretmek. Hastaların çürük kokusuna ya da ölümün büyüklüğü hakkındaki korkuların üstesinden gelmeye alıştırmak. ” olduğunu söylüyor. Acı çekenlerle ilgilenenler potansiyel olarak kendilerini feda ettiler. Bu nedenle aziz gibi tasvir edilerek yüceltildiler.

İyileştirici güç olarak sanat

17. yüzyıla gelindiğinde ise; birçok insan, hayal gücünün başkasına zarar verilebileceğine veya iyileştirilebileceğine inanırdı. Fransız sanatçı Nicolas Poussin, İtalya’daki veba salgını yaşandığı sırada The Plague of Ashdod’u (1630-1631) boyadı.

Veba Sanatı
Nicolas Poussin / Ashdod
(C: SailkoNicolas poussin (bottega o copia da), i filistei attaccati dalla peste ad azot, 01, modified, CC BY 3.0)

Bu şekilde, korku ve çaresizlik duygularını uyandıran uzak, trajik bir İncil sahnesinin yeniden yaratılması; sanatçının eseri vasıtasıyla, izleyiciyi resmin betimlediği hastalığa karşı korumak istediğine inanıldı. İzleyiciler, uzak geçmişte yaşanan üzücü olaylar karşısında güçlü duygular hissedip, kendilerini çevreleyen ızdıraba karşı aşılanmış gibi hissediyorlardı. Katartik bir arınma, bir temizlenme yaşıyorlardı.

Tsukioka Yoshitoshi’nin 1892 tarihli sanat eseri, çiçek hastalığı iblislerine direnen bir savaşçıyı gösteriyor.
C: Wikipedia

Başka bir katarsis durumuna örnek verecek olursak, çiçek hastalığı salgını sebebiyle yüzyıllar boyunca harap olan Japonya’ya bakabiliriz. Yukarıda; 1892’de yaratılan sanat eserinde, efsanevi Samuray savaşçısı Minamoto no Tametomo’yu görüyoruz. Burada, iki çiçek hastalığı tanrısı olan, Variola major ve Variola minor’a karşı direnişi tasvir ediliyor. Dayanıklılığı ve cesaretiyle tanınan savaşçı; güçlü ve kendine güvenen bir biçimde, süslü giysiler ve silahlarla donatılmış olarak tasvir edilmiş. Buna karşılık, korkmuş ve zayıf düşmüş çiçek hastalığı tanrıları ise çaresizce kaçarken, görüntünün köşesine sıkıştırılmıştır.

Ressamların kendilerini hastalık içinde çizdikleri otoportreleri

Modern döneme ve çağdaş sanatçılara gelirsek, yakalandıkları vebalar karşısında acılarını anlamlandırmak için otoportreler yaratıklarını görürüz. Yaşam ve ölüm arasındaki ilişki kafalarını meşgul etti.

Edvard Munch’ın İspanyol Gripli Otoportresi (1919) sanatçının kendi acısını ifade ediyor C: Wikipedia

İspanyol Gribi Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Avrupa’yı iyice sardığında, Norveçli sanatçı Edvard Munch da kurbanlarından biri oldu. Vücudu hala griple boğuşurken, bu travmasını soluk, bitkin, yalnız ve ağzı açık olarak boyadı. Eser, sanatçının bir başka ‘ağzı açık’ olan ünlü eseri The Scream’i hatırlatıyor. Belki de aynı zamanda Munch’ın o sırada nefes almadaki zorluğunu betimliyor. Figür ve mobilya algısının irrasyonel olması, güçlü bir algı bozukluğu ve dağılma duygusunu hissettiriyor. Resimdeki figür uyuyan birine ya da bir cesede benziyor. Munch’ın önceki eserlerinde, hasta kişinin kaygı ve korku içerisindeki sevdiklerini canlandırdığı hastalık tasvirlerinin aksine, burada kendisini yalnız konumlandırıyor. Kendini, bu vebada tek başına mücadele eden bir kurban olarak tasvir ediyor.

ABD’li akademisyen Dr. Elizabeth Outka ise şunları söylüyor, “Munch sadece doğaya bir ayna tutmakla kalmıyor. Bununla birlikte onu yeniden tasarlayarak bir miktar manipüle de ediyor. ” Yani Outka, burada sanatı hem sanatçı hem de izleyici için bir baş etme mekanizması olarak görüyor. “İzleyici, Munch’ın çektiği acıya karşı derin bir şefkat ve takdir duygusu hisseder. Bu duygular da bir şekilde sıkıntıların iyileşmesine yardımcı olur.”

Vebaya yakalanan bedenler

Bir başka örnek 1918’de Avusturyalı sanatçı Egon Schiele hamile karısıyla birlikte ailesinin bir resmini yapmasıdır. Yukarıda gördüğümüz resimde yer alan küçük çocuk, çiftin henüz doğmamış olan çocuğunu temsil etmektedir. Sanatçı, bebek daha doğmadan, onu da doğmuş gibi betimlemiş, eşi ve kendisinin de dâhil olduğu bir aile portresi yaratmıştır. Kendileri ise görüldüğü üzere çoktan hastadırlar.

Ne yazık ki gelecek olan sonbaharda, hem Edith hem de Egon İspanyol Gribinden yaşamlarını yitirecekti. Çocukları ise ne yazık ki doğmayacaktı. Otoportre çizimine düşkün olan Schiele, tuhaf vücut pozisyonlarıyla ve deforme olmuş deri görüntüsüyle bize acısını ifade ederken, yüz ifadeleri ise bir o kadar savunmasız ve masumdu.

Genel olarak bakarsak, tarih içerisinde değişen ve gelişen ‘veba sanatının’ birçok farklı işlevi vardır. Etkileri oldukça derin olmuştur. İnsanlar eserleri bazen bir araç olarak kullanmışlar ve hayal güçleriyle suçluları cezalandırmışlardır. Bazen kendi katarsis objelerini yaratmışlar ya da toplumsal bilinç üzerinde empati duygusunun gelişimi için kullanmışlardır. Bazen de ressamlar sadece toplum için değil, kendi psikolojik dışavurumlarını, bireysel ızdıraplarını aktarmak için de, resim sanatını kullanmıştır.